Varoluşçu Temel 10 Eser

Yaşamlarımız uzun bir süredir belli bir değişim içinde; iş yapış şekillerimiz, yaşam tarzlarımız, alışkanlıklarımız ve duygularımız neredeyse her gün yeniden sınanıyor. Bu değişim süreci özellikle hayata dair anlam odaklı sorgulamaları da beraberinde getirdi. Herkes fiziksel etkilerinden bahsederken aslında salgın hiç de konuşulmayan zihin sağlığımızı da ciddi boyutta etkiledi.

https://journals.lww.com/thehearingjournal/fulltext/2021/03000/impact_of_covid_19_pandemic_on_mental_health_and.10.aspx

Bu süreçte birçoğumuz daha az sosyalleşmenin getirdiği bir içe kapanma yaşadı ve varoluşumuzu tekrardan gözden geçirerek hayata yeni anlamlar yüklemeye başladı. Çoğunlukla evde olduğumuz bir dönemde, bu varoluş sürecini farklı bir süzgeçten geçirerek değerlendirmenin faydalı olacağını düşündüm ve varoluşçuluk üzerine temel gördüğüm bir kitap listesini ve kısa özetini paylaşmak istedim.

1. Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme, 1843:

Varoluşçuluğun soy kütüğü koyu dindar bir filozof olan Danimarkalı Søren Kierkegaard’a uzanır. En bilindik eseri Korku ve Titreme ise varoluşçu felsefenin ilk temel metinlerinden birisidir. Kitap İbrahim peygamberin öyküsü üzerinden bireyi, bireyin Tanrı’ya olan teslimiyetini ve tümel ile tikel arasındaki çekişmede tikelin seçilişiyle varoluşçu felsefeye öncülük yapar. Kierkegaard’ın varoluşçuluğu öznel hakikati temel alır. Yani esas olan öznel bireyin varoluş mücadelesidir. Zannediyorum mezar taşının alnında ‘O bir bireydi’ yazması Kierkegaard’ın varoluşçuluğunu yeterli düzeyde tanımlıyor.

2. Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, 1864:

Dostoyevski’nin en beğendiğim kitaplarından biri. Öyle ki şair Nikolay Neksarov bu kitaptan sonra yazar ile ilgili ‘Yeni bir Gogol doğdu’ ifadesini kullanmıştır. Kitabın ana teması bireyin iç çatışmaları, bunalım hâli ve kendini var etme süreci ile ilgilidir. Hatta yeraltı ifadesi bilinçaltı ve kişilerin iç dünyasını kast eder. Albert Camus başta olmak üzere yirminci yüzyılın pek çok varoluşçu perspektifi Dostoyevski’den etkilenmiştir. Bu bağlamda varoluşçuluğu anlamak için kritik bir eser olarak görüyorum.

3. Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, 1883:

Varoluşçuluk diyip de Friedrich Nietzsche’den söz etmemek mümkün değil elbet. Varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı için başucu eserlerinden birisi olarak tanımlayabilirim bu kitabı. Nietzsche ‘Tanrı benim, Tanrı öldü, iyilik tutsaklaştırır ve cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla örülmüştür’ diyor. Onun için tek amaç var hayatta; o da üstinsan olmak. Bunun için de insanın kendisinde aşması gereken her türlü küçüklüğü yıkması gerektiğini söylüyor. Küçüklüğü yıkmanın yolu da ‘kendine inanmak’tan geçiyor.

4. Franz Kafka, Dönüşüm, 1915:

Üç bölümdür Franz Kafka’nın dönüşüm hikayesi. Birinci bölümde insanın kendisini merkeze alarak soruşturması söz konusudur. İkinci bölümde başkaları tarafından tanınma ve başkalarıyla birlikte yaşamı sürdürme çabası, üçüncü bölümde ise yaşananlara yönelik kararlar alınması gözlemlenir. Varoluş sancılarıyla dolu bu kitabı çok etkileyici buluyorum. Sartre’nin ‘Varlık oluşun varlığıdır’ sözünün bu hikayeyle daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

5. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, 1927:

‘Varolan ifadesini kullandığımızda aslında ne demek istiyoruz?’ sorusuna odaklanır Heidegger bu eserinde. Bu eser bir yolda olma halini anlatır benim için. Yarımkalmışık vardır ama bu tamamlanmışlıktır kanaatimce. Fenomolojik yaklaşımı kullanır kitabında Heidegger. Okuması zor bir eser çünkü Heidegger’in kendi kelimeleri vardır. Kaan Ökten’in ‘Varlık ve Zaman: Bir Okuma Rehberi’ kitabıyla eşzamanlı okumanızı öneririm.

6. Robert Musil, Niteliksiz Adam, 1921–1942:

Bu romanın baş kahramanının adı Ulrich’tir. Robert Musil, bu romanında İmpkralya adını verdiği, aslında çökmeye yüz tutan Avusturya- Macaristan İmparatorluğunu simgeleyen ülkede, değişimler karşısında edilgen kalan Ulrich’i anlatır. Bir tarafıyla eskide bir tarafıyla yenide yaşayan Ulrich, iki arada kalışın getirmiş olduğu çelişkileri yoğun bir şekilde duyumsar ve varoluş krizi içinde ayakta kalmaya çalışır. Bunun dışında romanın bütüncül yapısına hayran olmamak mümkün değil. Elinizden düşüremeyeceksiniz.

7. Albert Camus, Yabancı, 1942: 

Camus’nün varoluşçu felsefesini, köklerinden kopmuş, geçmişe ve geleceğe dair güvenini yitirmiş, topluma ve kendine yabancılaşmış bireyin kendisini inşa etme çabası olarak değerlendiriyorum. Camus bu kitabıyla bu bağlamda Meursault karakteri ile dünya ve birey ilişkisini yeniden gözden geçirmeye yöneltiyor insanı. Kitapta alelade karakterlerin bile hikayeye ne büyük katkılar sağladığını görüp en basit cümlelerin üzerine düşündüğünüzü göreceksiniz.

8. Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, 1943:

‘Kendi-için, kendi varlığında başarısızlıktır çünkü ancak ve ancak hiçlik olarak kendinin temelidir. Aslında bu başarısızlık, kendi-içinin bizatihi varlığıdır; ne var ki, olmayı başaramadığı varlığın, yani kendi-içinin hiçliğinin olduğu kadar, varlığının temeli olacak varlığın, yani kendisiyle örtüşmesi olarak onun temeli olacak varlığın mevcudiyeti karşısında kendi kendisini başarısızlık olarak kavrarsa, bir anlamı vardır kendi-içinin’ der Sartre bu eserinde. Varlık ve hiçlik seçimi bugün daha da kritik çünkü post-truth denen uyduruk bir dünyada yaşıyoruz. Okuyun ve seçiminizi yapın derim.

9. Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, 1946:

Bu kitap Sartre’nin ‘Varoluşçuluk bir Hümanizmadır’ konferansındaki konuşmasının metinleşmiş halidir. Varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadından olan Sartre varlık anlayışını Tanrı’nın yokluğu üzerine kurar. Bu bağlamda bütün varoluşçu yaklaşımları “varoluş özden önce gelir” ilkesi etrafında örgütlemeyi önerir. Ayrıca varoluş onun için akışın içinden çıkarılıp da tanımlanacak bir şey değildir çünkü tanımlandığı noktada kendine özgü doğasını yitirdiğini düşünür.

10. Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken, 1949:

Beckett’in bu oyunu bireyin varoluşun anlamsızlığı karşısında çaresizliğini konu edinir. Hem yapacak bir şey yoktur hem de yapılabilecek anlamlı bir şey. Bütün bunlara rağmen bireyin umutsuzluğa düşmediğini görürsünüz bu eserde. Yine de umut bir tarafımızın inandığı, bir tarafımızın inanmadığı bir kavram olarak da durur. Her gün aynı gündür, insan ne yapacaktır? Bu noktadan hareketle varoluşu çözümlemeye başlar insan. Eserde Gogo ve Didi arasında geçen diyaloglara hayran kalacaksınız.

Keyifli okumalar dilerim.